Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanının Görev Süresini Belirledi:

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir defalığına ve 7 yıllığına TBMM tarafından seçilmiş ve fakat seçimden sonra yürürlüğe giren anayasa değişikliği cumhurbaşkanının görev süresini beş yıla düşürmüş ancak bir defa daha seçilebileceğini düzenlemişti. Anayasa Mahkemesi 15 Haziran 2012 tarihinde verdiği karar ile 11. Cumhurbaşkanının görev süresinin 7 yıl olduğunu, bir diğer ifade ile görevinin 2014 Ağustos ayında dolacağını ve ayrıca tekrar seçilememe yasağının artık 11. Cumhurbaşkanını bağlamadığını belirtti ve dolayısıyla tekrar seçilebileceğine hükmetti.

(Anahtar kelimeler: Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı, görev süresi, 7 yıl, Abdullah Gül)

Fransız Anayasa Konseyi'nin Soykırım İnkarının Cezalandırılması Kanunu Hakkındaki Kararı:

“Bir kanun hükmünün soykırım suçunu ≪tanıma≫ amacını taşımasının, bir kanunun haiz olması gereken normatif değeri içermeyeceğini ; başvuruya konu olan kanunun 1. maddesinin, ≪Fransız kanunları tarafından tanımlandığı üzere≫ bir veya birden çok sayıda soykırım suçunun inkar edilmesini veya bunların küçümsenmesini cezalandırdığını ; Yasa koyucunun, hukuken tanıdığı ve sınıflandırdığı suçların varlığına itiraz edilmesi halini cezalandırarak, ifade ve iletişim özgürlüğünün tatbikine anayasaya aykırı biçimde bir sınırlama getirdiğini; işbu nedenle ve diğer hükümlerin incelenmesine gerek kalmaksızın, incelemeye tabi kanunun 1. maddesinin ve kanunun ayrılamaz nitelikteki 2. maddesinin Anayasa’ya aykırılığının ilan edilmesi gerektiğini düşünerek şu kararı vermiştir: Kanunlarca tanınmış soykırımların varlığına itiraz edilmesinin cezalandırılmasını amaçlayan kanun, Anayasa’ya aykırıdır.” (KT: 28 Şubat 2012, K. Nu: 2012-647)

(Anahtar kelimeler: Fransız Anayasa Konseyi, soykırım, inkar, ifade özgürlüğü)

Anti Demokratik Mevzuatla Girilen Seçimden Demokrasi Çıkar Mı?

Olgun Akbulut (Bu yazı 14 Mayıs 2011 tarihli Habertürk Gazetesi 30. sayfada yayınlanmıştır)

Seçim öncesi gündeme düşen YSK kararları ve doğurduğu toplumsal sorunlar bize bir kez daha 12 Eylül rejiminden kalma anti demokratik seçim ve siyaset mevzuatımız ile girilen seçimlerden demokratik bir sonuç alıp alamayacağımız sorusunu hatırlattı. 12 Eylül Anayasası’nın milletvekili olmaya engel suçları düzenleyen 76. maddesi ikinci seri YSK kararları ile, hukuken tam anlaşılamayan bir şekilde, aşılmış gibi gözükse de, ömür boyu hak mahrumiyetini düzenleyen bu hüküm demokrasinin önünde engeldir. KCK ve Ergenekon davalarından yargılanan milletvekili adayları yasama dokunulmazlığına sahip olmayacaklarından seçildiklerinde bile yargılamaları sürecek ve hüküm giyerseler anılan 76. madde gereği milletvekillikleri de düşecektir. Önümüzde duran diğer hukuki sorunlar ise şunlardır:

Türkçe dışındaki dillerde seçim propagandası

Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 58. maddesi 8 Nisan 2010’da yapılan kanun ile değiştirilip Türkçe dışındaki dillerde propaganda yasağına son verildi. Böylelikle ana dili Kürtçe olan seçmene ana dili Kürtçe olan siyasetçinin Kürtçe propaganda yapması nedeniyle yargılanmasının önüne geçilmek istendi. Yeni hüküm “Siyasi partiler ve adayların yapacakları propagandalarda Türkçe kullanılması esastır” diyor. Yeni sorumuz şu: aday propaganda konuşmalarında ne ölçüde Türkçe kullanırsa “Türkçe kullanması esastır” hükmüne aykırı davranmamış olacaktır?

Dahası var; Siyasi Partiler Kanunu’nun parti yasaklarını düzenleyen bölümünde yer alan 81. maddesi, siyasi partilerin Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumasını, geliştirmesini veya yaymasını yasaklamaktadır. Aday Kürtçe konuşursa belki cezai kovuşturmaya maruz kalmayabilir; ama, konuşurken o dili geliştirmemeye veya yaymamaya özen göstermesi gerekiyor; aksi halde, partisinin kapatılmasına sebep olabilir!

Yüzde on barajı

Yüzde on barajı sayesinde 2002 seçimlerinde kullanılan oyların %45’i (14.5 milyon oy) çöpe gitmiş, oy kullanmayanlarla birlikte değerlendirildiğinde seçmenlerin yarıdan fazlası (23.5 milyon) Meclis’de temsil edilmemişti. Yüzde on barajını içeren Türkiye hukuk mevzuatı bu sonucu yaratmış ve AİHM de bunda seçme ve seçilme hakkına aykırı bir yön görmemişti. 2007 seçimlerinde barajı aşan üç parti ve ayrıca bağımsız adayların olması durumu biraz düzeltmiş ama temsil sorununu giderememişti. 2011 seçimlerine de aynı baraj ile giriyoruz. Üstelik yüzde on barajı ile seçilen Meclis’in kurucu meclis sıfatıyla yeni anayasa yapması da bekleniyor. İlginç bir demokrasi anlayışımız var: bir yandan yeni anayasayı anayasacılar veya askerler değil toplum yapacak, böylelikle yeni anayasa Türkiye’nin ilk gerçek toplum sözleşmesi olacak derken diğer yandan, toplumun farklı kesimlerini dışarıda tutan bir seçim sistemi ile belki on yıllarımızı etkileyecek olan üst normu oluşturmaya çalışıyoruz!

Sonuç: Seçim ve siyasal partiler mevzuatının kodifikasyon ihtiyacı var

Türkiye bir süredir Godot’yu bekler gibi yeni anayasayı beklemeye başladı. Yeni anayasa gelecek ve hukuki, siyasi, sosyal, ekonomik tüm sorunlarımızı çözecek! Siyasilerin içeriği hakkında bir şey söylemedikleri o metni beklerken anti demokratik bir mevzuat ile demokrasiye ulaşmayı bile göze aldık.

Oysa öncelikle yapılması gereken mevcut mevzuatı demokratikleştirmektir. Sonradan havada kalmaması, ileriye yönelik olabilmesi için bu alandaki normlar üzerinde uzlaşı elzemdir. Ulaşılacak normları yeni anayasaya monte etmek ise hiç zor olmayacaktır. Zira, bu konunun başlangıç bölümü, vatandaşlık, eğitim hakkı, sosyal haklar vb. sıkça tartışılan konularla hiçbir ilgisi yoktur. O tartışmalara feda edilmemelidir. Kodifikasyonu uzun zaman alabilecek bir konudur bu; ama, demokrasiye ulaşmak bu emeğe değer.

(Anahtar kelimeler: 2011 seçimleri, yüzde on barajı, YSK kararları, yeni anayasa)

1982 Anayasası bir kez daha değişti

Olgun Akbulut (30 Mart 2011)

Türkiye 2010 referandumu ile yapılan anayasa değişikliklerini ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarınca hazırlanan yeni anayasa önerilerini tartışırken 1982 Anayasası bir kez daha değişti. 29.03.2011 tarihli Resmi Gazete’de (RG 27889, Kanun No: 6214) yayınlanan değişiklik ile 1982 Anayasası’nın 59. maddesi aşağıdaki şekli aldı:

Sporun geliştirilmesi ve tahkim

MADDE 59- Devlet, her yaştaki Türk vatandaşlarının beden ve ruh sağlığını geliştirecek tedbirleri alır, sporun kitlelere yayılmasını teşvik eder.

Devlet başarılı sporcuyu korur.

Spor federasyonlarının spor faaliyetlerinin yönetimine ve disiplinine ilişkin kararlarına karşı ancak zorunlu tahkim yoluna başvurulabilir. Tahkim kurulu kararları kesin olup bu kararlara karşı hiçbir yargı merciine başvurulamaz.

Maddenin eski hali ise şöyle idi:

Sporun geliştirilmesi

MADDE 59- Devlet, her yaştaki Türk vatandaşlarının beden ve ruh sağlığını geliştirecek tedbirleri alır, sporun kitlelere yayılmasını teşvik eder.

Devlet başarılı sporcuyu korur.

Maddenin orijinal metninin maddi anlamda anayasa konusu olup olamayacağı bir yana, 59. madde 1982 Anayasası’nın Üçüncü Bölümü’nü oluşturan Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler altında düzenlenmişti. Yeni değişiklik ise hukuki bir sürece ilişkin olup spor federasyonlarının spor faaliyetlerinin yönetimine ve disiplinine ilişkin kararlarına karşı zorunlu tahkim yolunu düzenliyor. 1982 Anayasası böylelikle, zorunlu tahkim konusuna Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler kısmında yer veren bir anayasa haline gelmiş oluyor.

(Anahtar kelimeler: tahkim, sporda tahkim, 2011 Anayasa değişikliği)

TBMM’nin Erken Seçim Kararı

Olgun Akbulut (05 Mart 2011)

Anayasamızın “Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçim dönemi” başlıklı 77. maddesine göre;

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri dört yılda bir yapılır.

Meclis, bu süre dolmadan seçimin yenilenmesine karar verebileceği gibi, Anayasada belirtilen şartlar altında Cumhurbaşkanınca verilecek karara göre de seçimler yenilenir. Süresi biten milletvekili yeniden seçilebilir.

Yenilenmesine karar verilen Meclisin yetkileri, yeni Meclisin seçilmesine kadar sürer”.

TBMM, 3 Mart 2011 tarihinde Anayasa’nın 77. maddesinin ikinci fıkrasındaki yetkisini kullanarak seçimlerin normal zamanından önce 12 Haziran 2011 tarihinde yapılmasına karar verdi. Böylelikle, bundan bir yıl kadar önce siyasi bir karar ile ilan edilmiş olan seçim tarihi de hukuki zeminine kavuşmuş oldu.

Peki seçimler ne kadar erken yapılıyor?

Kamuoyundaki genel algı seçimlerin bir ay kadar erken yapıldığı yönünde. 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan referandum ile Anayasa’nın yukarıdaki 77. maddesinin ilk fıkrası da değişmiş ve TBMM seçimlerinin beş yılda bir yerine dört yılda bir yapılması maddede düzenlenmişti. Bir önceki seçimler 22 Temmuz 2007 tarihinde yapıldığından kimilerine göre, TBMM 3 Mart 2011 tarihinde aldığı karar ile seçimlerin sadece yaz sıcakları bastırmadan kırk gün erken yapılmasına karar vermiş oldu. Kanımca bu görüş yanlıştır. Seçimler kırk gün değil, bir yıl kırk gün erken yapılmaktadır. Ekim 2007’de yapılan Anayasa değişikliği Temmuz 2007’de yapılan seçimleri etkilemez. Temmuz 2007’de seçilen Meclis o sırada yürürlükte olan Anayasa hükmüne göre beş yıllığına seçilmiştir. Görev süresi de 22 Temmuz 2012 tarihinde dolmaktadır. TBMM’nin erken seçim kararı seçimlerin bir yıl, bir ay, on gün erken yapılması kararıdır.

(Anahtar kelimeler: TBMM, 12 Haziran seçimleri, erken seçim kararı, Meclis’in görev süresi)

Kaddafi Yargılanabilecek Mi?

Olgun Akbulut (02 Mart 2011)

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 26 Şubat 2011 tarihinde aldığı 1970 nolu kararı ile Libya’da 15 Şubat 2011 tarihinden itibaren oluşan durumu Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne havale etti. Peki bu ne demek?

Uluslararası Ceza Mahkemesi savaş suçlarına, soykırım suçlarına, insanlığa karşı suçlara ve saldırı suçlarına bakan uluslararası bir ceza mahkemesi. Mahkemede, diğer çoğu uluslararası mahkemelerden farklı olarak, devletler değil, bireyler, bir diğer ifade ile suç işlediğinden şüphelenilen kişiler yargılanıyor. Mahkemenin iki halde yargı yetkisi doğabiliyor; eğer ilgili ülke mahkemenin statüsüne tarafsa ya da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Mahkeme’ye konuyu sunmuşsa. Libya, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin statüsüne taraf değil. Bu yüzden de BM GK devreye girerek oybirliğiyle aldığı karar ile Libya’da olup biteni Mahkeme’ye havale etti.

Mahkeme’ye ne havale edildi? Mahkeme, bireyleri yargıladığına göre, Mahkeme’ye havale edilen de Libay’da olup bitenin sorumluları olacaktır. Bu da Kaddafi ve etrafındakiler hakkında soruşturma açılması anlamına geliyor.

İki dileğimiz var: Dileriz bu soruşturma açılır ve Libya’da yapılan katliamın sorumluları adalet önünde bunun hesabını verir. Dileriz, Güvenlik Konseyi üyeleri kendilerine yakın buldukları ülkeleri de benzer operasyonlarından ötürü Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne havale etmekten çekinmez ve peşinde oldukları şeyin insan hakları ve adalet olduğunu bize ispatlamış olurlar.

Güvenlik Konseyi Kararı için bkz: http://www.un.org/Docs/journal/asp/ws.asp?m=S/RES/1970 (2011)

(Anahtar kelimeler: Libya, Kaddafi, yargı, suç, Uluslararası Ceza Mahkemesi)

Türkiye Model Ülke Mi?

Olgun Akbulut (Bu yazı 28 Şubat 2011 tarihli Habertürk Gazetesi 20. sayfada yayınlanmıştır)

Orta Doğu’daki ve Kuzey Afrika’daki demokrasi talebine dayalı halk hareketleri ile birlikte Türkiye yeniden model ülke olarak tartışılmaya başlandı. Bu sefer kendini model olarak sunan Türkiye değil, batılı müttefikleri idi.

Model ülke tezi yeni değil

Batı dünyasında Türkiye’ye karşı iki farklı bakıştan söz edilir. Bunlardan ilki Türkiye’yi tüm sınıflandırmalarda Ortadoğu-İslam çizgisine oturtmaktadır. Türkiye asla batılı değildir. Türkiye’ye batı kampının ikinci sınıf ülkesi olmaktansa İslami kampın lider ülkesi olmak tavsiye edilmektedir. Bu görüş, Türkiye’ye sunulan ılımlı İslam modeli ile birebir örtüşmektedir. Batı, İslam ülkelerinin modernleşmesini isterken Türkiye’ye biçilen İslami rol düşündürücüdür.

Diğer bakışta ise, Türkiye batılı değerleri henüz sindirememiş olmakla birlikte Avrupa Birliği adayı bir ülkedir. Bununla birlikte, her iki yaklaşım Türkiye’yi İslam ülkelerine model gösterme noktasında birleşirler.

Türkiye kendini nasıl görüyor

Yakın zamana değin ılımlı İslami modele tepki duyan Türkiye, İslam coğrafyasına Müslüman değil sadece modern ülke olarak sunulmak istiyordu. Türkiye’nin 2001’de Bahreyn’e atadığı kadın büyükelçi Hilal Başkal yaptığı açıklamada Bahreyn’de çağdaş Türk kadınını, Atatürk Türkiyesi’nin kadınını temsil edeceğini, kendisinin Atatürk reformları sayesinde bu aşamaya geldiğini, Bahreynlilere de Atatürk’ü örnek göstereceğini söylemişti (6 Mayıs 2001 tarihli basın).

Sosyolog Nilüfer Göle’ye göre de Türkiye, laiklik ve cinsler arası eşitlik ilkelerini içeren köklü bir modernleşme geleneğiyle Müslüman ülkeler arasında model teşkil etmektedir. Göle ayrıca, doğu-batı tartışmasının da bir ölçüde doğulu/İslami Türk toplumunun modernleşme çabaları sonrasında doğduğunu belirtir (Modern Mahrem, s. 14-16).

Bülent Tanör’e göre, eski devlet biçimi ve dinsel hukuktan kopulması, ulusal egemenlik, iktidarın rasyonelleşmesi ve laiklik Türkiye’nin sunduğu modelin ana unsurlarıdır. Bu model öncül bir modeldir: Arap dünyasında ancak 1950’lerden sonra kendini gösterecek yenilenme atılımlarına öngelmiştir. Model ulusaldır: Türk anayasacılık hareketleri dış kaynaklı değil iç dinamiklere dayalıdır. Model, kendini dönüştürücü bir doğaya sahiptir ve modelin ana unsurları zaman içinde sürekliliğini ve dayanıklılığını kanıtlamıştır. Tanör’e göre, Türkiye’nin bütün siyasi ve hukuki sorunlarına rağmen model olabilmesinin tılsımı bu süreklilik ve dayanıklılık olgusunda yatar (Kurtuluş Kuruluş, s. 396-398 vd).

Sonuç: Modelin yenilenmeye ihtiyacı var

Türkiye, batının yaklaşık dört asırda gerçekleştirdiği siyasi ve hukuki dönüşümü kısa tarihine sığdırmaya çalışmıştır. Kendini insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti ilan etmiştir. Batı kökenli olan bu ilkelerin Anayasasında yer alması ile İslami toplumlardan ayrılmaktadır. Uygulamaya bakıldığında ise, ilkelerin köklü hukuki geçmişine ve aradaki reform niteliğindeki yasalara rağmen, Türkiye bugün tam anlamıyla ne insan haklarına saygılı, ne demokratik, ne laik, ne sosyal devlet, ne de hukuk devletidir. Tüm bu niteliklerde kendine özgü bir çizgi çizmektedir. Türkiye’ye özgü demokrasi, Türkiye’ye özgü hukuk devleti vb.

Türkiye, bugün, AİHM önünde kayıtlı 17 bin davası olan ülke olarak rekorlar kırmaktadır. Kadınlara seçme ve seçilme hakkını 1934 yılında tanımış olmakla övünürken, TBMM’deki kadın milletvekili sayısı Tunus’dan, Fas’dan, Irak’dan, Suriye‘den ve Ürdün’den geridir. İran’da okuryazarlık ve kadınların internet kullanım oranı Türkiye’den daha yüksektir. Tek bir kültürü, tek bir dini ve tek bir dili koruyan hukuk yapısıyla çağın gerisinde bir profil çizmektedir.

Eğer Türkiye “model” vasfını sürdürmek istiyorsa, modeli yenilemelidir. Bunun anlamı da daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk devleti, daha fazla insan haklarından başka bir şey değildir.

(Anahtar kelimeler: model ülke, Türkiye, Cumhuriyet reformları, Orta Doğu)